Osmanlı Devleti, tarih boyunca ister siyasi ister dini   isterse başka nedenlerle Avrupa’dan kendisine sığınan mültecilere çarpıcı hoşgörü ve tolerans örnekleri göstermiştir. Böylece Osmanlı Devleti, bu insanları din, dil ve ırk ayrımı yapmadan kabul ederek, bir çok parlak çağlara kendi hoşgörü damgasını vurmuştur.
Nitekim 1848-49 Avrupa İhtilalleri’nden sonra Osmanlı ülkesine sığınan Macar ve Polonyalı mültecilere, başta Sultan Abdülmecid olmak üzere Osmanlı Hükümeti üstün misafirperverlik ve hoşgörü göstermiştir.  Sultan Abdülmecid, Rusya ve Avusturya’nın mültecilerin kendilerine iade edilmeleri için, Bâbıâli üzerinde yoğun baskı kurdukları dönemde şu deklarasyonu yayınladı: “*Tacımı veririm, tahtımı veririm fakat, devletime sığınanları asla geri vermem**.*” Bu deklarasyon, mültecilerin Sultan’a büyük sevgi duymalarını sağladığı gibi, Avrupa’da da geniş yankı uyandırmıştı.
Osmanlı Devlet adamları da mültecilerin korunması konusunda büyük bir itina göstermiştir. Nitekim, dönemin Sadrazamı Reşid Paşa Meclis-i Mahsûs’un 8 Eylül 1849’daki toplantısından sonra, Sultan’a arzettiği tezkiresinde şu görüşleri dile getirmişti: *Mülteciler iâde edildiklerinde ya kurşuna dizilecekler ya da Sibirya’da yer altında bulunan maden ocaklarına gönderileceklerdi. Sibirya’ya gönderilmeseler bile bir kalenin zindanına atılmaları veya küreğe vurulmaları kesindi. Bu nedenle, Osmanlı Devleti’ne sığınan bu insanları geri vermek, onları cellada teslim etmekten farksızdı. Böyle bir tutum ise, asırlar boyu insancıllığı vemisafir perverliği ile tanınan Osmanlı Devleti’ne yakışmazdı.* Reşid Paşa bu mülahazalarda bulunduktan sonra mültecilerin iade edilemeyeceğini kesin bir ifade ile Sultan’a bildirmiştir.
Gerçekten de Macar ve Polonyalı mültecilere gösterilen misafirperverlik Avrupa’da büyük tesir uyandırmıştı. Nitekim dönemin büyük alimi Ahmet Cevdet Paşa’nın yazdığına göre Osmanlı Hükümeti’nin mültecilere gösterdiği bu üstün misafirperverlikten dolayı ” Paris ve Londra sokaklarında bir Türk görseler yaşasın Türkler diyerek gelip öperler ve iltifat ederlerdi”.

Osmanlı Devleti Rusya’ya karşı yaptığı savaşı kaybeden “Demirbaş” lakaplı İsveç Kralı XII. Şarl da misafir etmişti.  Şarl, 1709 yılında Osmanlı Devleti’ne sığındı ve beş yıl kadar Osmanlının misafiri oldu. İsveç Kralı, Osmanlı’ya sığınıp kurtulmasına rağmen, askerinin çoğu Ruslar tarafından öldürüldü. III. Ahmed Şarl’ın iltica ettiğini haber alınca, onun misafir olarak kabul edilip, bir kral gibi muamele edilmesini, masraflarının Osmanlı Devleti tarafından karşılanmasını emretti. Demirbaş Şarl, Osmanlı ülkesinde geçirdiği günlerin kendisini verdiği mutluluğu şu sözlerle ifade etti: ” Bu kadar âlicenap, bu kadar asil, bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak ne tatlı”. İsveç Kralı’nın Türkiye’de kaldığı süre içinde Türkçe’ye ilgi duyduğu anlaşılmaktadır. Nitekim eskiz çalışmaları sırasında çizdiği teknelere “yaramaz” ve “yıldırım” isimlerini vermişti
Demirbaş Şarl’ın Osmanlı ülkesinde kalması ve Doğu kültürü ile tanışması İsveç üzerinde günümüze kadar devam eden derin izler bıraktı. İsveç Kralı’nın ülkesine dönmesinden sonra, ” dolma, buzlu şerbet, kahve, kalabalık, sofa, yıldırım, yaramaz, köşk, divan” gibi kelimeler İsveç diline girdi.

Yine, Macar Kralı İmre Thököly, Avusturya’ya karşı yaptığı özgürlük mücadelesini kaybettikten sonra eşi ile birlikte Osmanlı Devleti’ne iltica etti.
Osmanlı ülkesine sığınan bir başka Macar Kralı II. Ferenc Rakoczy’dir. Rakoczy’nin ilticası Türk-Macar münasebetlerinde ve hatta Osmanlı Devleti siyasi tarihinde önemli bir yer tutar.
Yukarıda bahsedilen konularla ilgili Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde yıllarca araştırma yaptım ve kitaplar yazdım.